Her çeşit yüze yüz veren, bulduğu özgünlükleri de kendi yüzüne utanmadan yapıştıran bir şehre yola çıktık. Bulutlarla örtülü canlı bir höyük gibi karnı kültür ve sanatla dolu bu mekandan hikayeler koparmaya niyetliydik. Soğuk rüzgâr, etrafı tarayan gözlerimize acımadı, biz de topuklarımıza.

Akşamla beraber hayal meyal göz kırpan güneş de yok oldu ama yolculuk bitmedi. Görecek, okuyacak çok şey vardı. Yollara bile alışık olmadığımız yönlere bakalım diye oklar çekilmişti. Soğuktan kaçıp, sanatçıların ve tasarımcıların kuluçkaya yattığı sıcak sığınaklarda gezdik.

Burada kültürün böylesine yeşermiş olması bir tesadüf değil. Yerin altında insanları taşımak için onlarca renkli tünel açılmış.İster istemez toprak da nefes alıyor. Biz de bir delikten girip ötekinden keşfe çıktık. Yalnızca gecenin izin verdiği keskin yansımaları takip ettik ve yolumuzu kaydettik.

Renklerden, seslerden ve karanlıktan topladığımız parçalarla döndük. Londra’nın hikayeleri ıslak, puslu örtülerin altında yeşermeye devam ederken biz okuyabildiklerimizi aklımıza kazıdık.